Evet, Tasarım Eğitimi’nde Şovenist’im!!!
Son günlerde gerek profesyonel, gerek arkadaşlık ortamlarında sohbet ettiğim birkaç kişiyle tasarım, iş kalitesi ve profesyonellik üzerine konuştuk. Eşimle de ara ara bu konuları konuşuyoruz. Yaptığım bir iş görüşmesinde mesleki şovenistlikle bile suçlandım. Üzerine çok düşündüm… ve evet mesleki açıdan şovenistim ve bununla gurur duyuyorum!
Önce şovenistliğin tanımına kısaca bakalım;
Kendi ulusunu öne çıkararak değişik ırk ve uluslararasında düşmanlık yaratmayı amaçlayan ve bu yolda kışkırtmada bulunan aşırı akım.
diyor TDK. Mesleki bir konudan bahsettiğimizden ulusçuluğu burada okul’culuğu ile değiştirmek istiyorum. Okul’culuğu da lütfen klasik anlamından biraz uzaklaştırarak klasik sıra-masadan fazlasını, ekolü düşünerek konumuza devam edelim.
Her ne kadar okulum YÖK bünyesinde olmuş olsa da, devlet okulları daha da YÖK’e bağlı olduğundan daha kısıtlı olsa da devlet okullarının her zaman daha sağlıklı olduğunu düşünmüşümdür. Ortaokul ve lisede pekâlâ özel okullarda okuyabilirdim; ailem henüz Almanya’dan yeni gelmiş olduğundan dil avantajım da vardı. Ama devlet okulunda okuduğuma şükrediyorum. Çünkü bana hayatı tanıttı. Özel okullardakiler servisleriyle eve dönerken eve akşamları otobüsle ya da yürüyerek dönmek etrafımdaki hayatı görmemi sağladı. İzole bire alphaville‘de yaşamak, yeni yetişmeye başlayan bir insana yapılacak en büyük kötülük olur sanırım. Devlet lisesinde eğitimim elektronik okumak için gittiğim Topkapı / Zeytinburnu’ndaki meslek lisesinde de devam etti. Her gün Topkapı’ya gidişte gabrikalara işe giden insanlarla beraberdim. Dönüşte tam anlamıyla bir periferik bölge olan Topkapı’da vakit geçiriyordum. Belki o zamanlar yaşadığım bu ortama lanet ediyorum; ama şu an böyle bir ortamın, özel okullarda özel hocalardan alınan derslerden, verilecek tonlarca paradan çok daha iyi olduğunu görebiliyorum.
Elektronik eğitimimi kapatıp güzel sanatlara yöneldiğimde amacım 2 okuldan birine girmekti; zaten bu alanda eğitim veren özel bir ortam da mevcut değildi; ticari kursları saymazsak. Farklı şehirlerdeki okulları saymıyorum bile, imkanım öyle bir relokasyona izin vermezdi. Okul eğitimine de çok fazla girmeyeceğim. Ama 4 sene resmi eğitim süresini bir miktar da uzattığımı düşünürsek sorumlu olduğum derslerde neredeyse parmaklarımızdan kan gelene kadar çalışıyorduk. Çok başarılı bir tipografi hocamız Gülizar Çepoğlu, ilüstrasyonda uluslararası platforma sıçramış Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Nazan Erkmen, Sema Ilgaz Temel, reklamcılıkta Ali Nur Velidedeoğlu, bilgisayarda İlhan Bilge, grafik tasarımda Elif Ayiter, reklam fotografisinde Güler Ertan, Barbaros Gürsel ve Tamer Gürpınar bize grafik tasarım hakkında bir hayli yol gösterdiler. Her birinin değeri ölçülemez; ama hepsinin ortak bir başarıları vardı. Öğrencilerin hazır lokma yemeye alışmış ezberci bir tavırdan uzaklaştırıp deneyselliği ve kendi başına var olmayı keşfetmelerini sağlamak. Geceleri sabahlayarak ödev yapmak sürekli yaşam biçimimizdi zaten. TV ekranını ışıklı masa niyetine kullanarak 50×70 kağıtlara sayfalarca tipografi çalıştığımı hatırlarım; guaj boyanın kıvamı iyi tutmadığından defalarca shoechler kağıtları yırttığımızı bilirim. Daha pratik bir çalışmayı sağladığı için haftasonu Salı Pazarı’nda kurulan Rus Pazarı’ndan ucuz guajlar alıp iyi markalarla karıştırarak çalıştığımızı, bilgisayarların hızı el vermediğinden (evde bilgisayar ya da laptop mu? haşa!!!) saatlerce kantinde oturup sıramızı beklediğimiz olmuştur.
Belki okuldaki imkansızlıkların da sebebiyle biraz çağdışı olmaya başlamış yöntemler ne kazandırır? Ya da PhotoShop’un filtreleriyle tasarımcı olduğunu sanmak bir insanı nereye getirir diye sormalıyım bu soruyu belki de… Evet, okulumuzun imkanlarının az olması bence kayıp değil, büyük kazanç. Bunu ancak okulu bitirip üzerinden bir süre vakit geçtikten sonra çok emin olarak söyleyebiliyorum. İmkansızlıkların içinde olmak, elinin altında herşeyin olmasından çok daha değerli. İmkansızlık, alternatiflerin üretilmesine sebep veriyor.
Günümüzde bir sürü özel okul mevcut; hepsi de VCD -yani Visual Communication Design- ya da benzer isimlerle biraz olsun tasarım eğitimi vermeye çalışıyor. Ama bunlarda eksik olan bir nokta var; henüz bir eğitim ekolüne ve bu ekolü var eden belirgin isimlere sahip değiller. Özel bir isim vermeyi tercih etmiyorum. Ama bu okullarda açıldıklarından beri gözlemim, eğitimci kadrosunun her seneye bağlı değişkenlik içinde olması, transferlerle bu yapının değişebilmesi ve öğrencinin de bu değişimden nasibini olumsuz şekilde alması. Belirgin popüler isimler, yurt dışından ihraç ürün gibi getirilen isimler ve değişmez isimler mevcut. Eğitim planı da -ya da ekolü diyelim- neredeyse senelik bir düzende değişim gösteriyor. Ne Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, ne de Mimar Sinan Üniversitesi böyle değişlenliğe sahip değiller ve olamazlar da. Kendi okulum olan Marmara GSF, Bauhaus temeline dayanan uzun geçmişe sahip. MSÜ de aynı şekilde bir asırdır tek akademi olarak varlığını ve eğitimini sürdürmüştür. Haliyle öğretmen-aşırı bir ortamda eğitim ekolü de öğretmenlere bağıl değişim göstermiyor.
Belirli isimlere bağlı eğitimin olumsuz bir etkisi; tasarımsal ekollere fazla bağıl olması ve amaçtan ziyade araca odaklı olması da çok gözlemlediğim diğer bir handikap. Bunu şöyle örnekleyebilirim; okulumdan aynı dönemlerde mezun olduğumuz pek çok arkadaş oldu. Hepsi tasarımcı olma yolunu seçmedi; ama hepsi yaptıkları işlerde tasarımcı gözünün etkilerini, hassasiyetini taşıyorlar. Elimizin altından bilgisayarı, binlerce olan font’ları, işi kolaylaştıran efektleri ve filtreleri alın, yine tasarım yaparız; hatta bilgisayarsız tasarım yapmak her zaman çok daha keyifli gelir. Ama VCD gibi bölümlerden mezun olanları acaba kaç tanesi bilgisayar dışındaki dünyada tasarımcı olabiliyor, dişe gelir bir konsept geliştirmek, nitelikli bir kampanyayı tek başına kaçı götürebiliyor? Kardeşim, bu okullar hiç mi adam yetiştiremiyor diyeceksiniz… Yoo, pekâlâ yetiştirdikleri oluyor. Ama fire oranlarına bakmak lazım. İstanbul’daki devlet GSF’lerde başarılı tasarımcı/fire oranı %70-80′lerde. Özel okullarda bu oran %50′lere ve bazı dönemlerde daha da aşağıya inebiliyor. Belki de konuya biraz farklı boyutta bakmak lazım; Marmara ve MSÜ, temeli art director olan creative director olabilecek insanlar oluşturuyor. Ama VCD’lerden mezun olanlar operatörlükten tasarımcılığa, üst sınırı genelde art director olan bir kesitte yer alıyorlar. Dönemimden tanıdığım 4-5 arkadaşım başarılı birer ajans sahibi ya da creative director konumunda. Belki en son techno partisine ya da DJ’ine bir sahne şovu tasarlamıyoruz, video şovunu süslemiyoruz; ama ortalama içinde ciddi sorumluluk alan tasarımcı sayısı açısından baktığımda yine açık bir fark görebiliyorum.
Zaman zaman çeşitli özel kurumlardan eğitimcilik teklifi aldım; görüşme sonuçlarında hep saçlarımı yolarcasına evime döndüm. Benim 4+ senede aldığım eğitimi 8-9 ayda aktarmamı, 2 sene aldığım tipografi eğitimimi 2 ayda vermemi ve belirli yazılımlara odaklı eğitime önemle dikkat etmem isteniyordu. Tabii ki bu teklifler manasız bir tartışmayla sonuçlanıyordu. Ne ben o şekilde seri üretim öğrenci yetiştiririm, ne de o öğrencilerin sorumluluğunu üzerine alırım. Hele hele yazılım şirketlerine odaklı çalışmak ne demek! Aldığım eğitimde kullandığım suluboya, guaj ya da pastelin ayrımcılığı söz konusu değildi. Teklif edilen ücretlere sadece gülüp geçebiliyorum. Bazılarının ‘ee ne kadar ekmek, o kadar köfte’ dediğini de duyabiliyorum. Hayır! bu anlayışa hep karşı çıktım! Gerekirse yorgana ek yapılır, ama ben kendimi ortam küçük diye küçültemem! Sonuçta bilgi aktarmayı sıklıkla ziyaret ettiğim zoque forumunda, son günlerde de okuduğunuz sayfalarda sürdürmeye başladım.
ve evet… şovenizm’den yola çıkmıştık. Evet, şovenist’im. Her zaman aldığım eğitimim savunurum; arada 8-10 katı farklar mevcut. Ama bu demek değildir ki özellerden adam çıkmaz. Tasarımcı ruhuna sahip insan her yerde tasarımcıdır. Okul olmadan da tasarımcı olunulur. Ama ekol altında eğitim görenin 2-3 ayda öğrendiğini 2-3 senede öğrenilmesi gibi örnekler karşısında şovenist olmamak mümkün değil.