Bunca yıl geçtikten sonra…
Az önce gecenin 2’sinde neden hala ayakta olduğumu düşünürken sıkça takip ettiğim bir forum olan zoque‘da bir yazı yayınlandı hakkımda ve beni epey geçmişe götürdü.
Lise zamanlarımdı, elektronik meslek lisesindeydim. Okula, ileride bilgisayar öğrenmek umuduyla girmiştim; elektroniğe merakımı o yolu şekillendiren ilk adım olarak kullanmak istiyordum.
Babam, ısrarlarıma dayanamayıp sonunda bana bir Amiga 500 almaya karar verdi. Bunu Türkiye’den almak zor olacağı ve kendisi de THY’de çalıştığından ücretsiz uçak bileti hakkı olduğu için kalkıp Almanya’dan alıp gelmesi, benim bugün bile hala unutamadığm bir hediyedir. Onca senenin ikinci temel taşı da bu şekilde yerleştirilmiş oldu.
Amiga’ya başlamadan öncesini hatırlıyorum da, daha Amiga’m yokken, disketlerini topluyordum, Commodore fuarı vardı, Taksim’de, şimdiki Marmara Oteli’nin altında sonradan Vakkorama ve TeknoSa olan yerde senede bir düzenlenen bir fuardı. Burada takas yoluyla olsun, biraz da para ayırarak da ilk disketlerimi edinmiş, dönemin en ilgi çeken oyunlarını (ilk Barbarian oyun) bir çırpıda toplamıştım. Ama bu beni çok da kesmiyordu; birileri daha fazlasını yapıyordu. Ben Amiga’ya ilgi duymaya başladığımda zaten birileri bunu edinmiş, hatta assembler denen bir dile ait bazı program kodlarını ele geçirmişti. Commodore Show’da o tezgahın ardında benim gibi çocukların bir takım farklı komutlarla bilgisayara birşey yaptırabildiklerini görmek beni kalbimden vurmuştu. Zaten programlamaya ilgim vardı; bu yüzden ortaokuldayken çok dalga geçilir bir kişiydim; Basic’te program yazmak için turuncu kaplı bir defterim ve milimetre kağıtlarım vardı. O sıralar bir komşumuzun oğlunun (Can E.) MSX marka bilgisayarı vardı ve fırsat buldukça beraber birşeyler yapmaya çabalardık. Bu milimetre kağıtlarında önce cetvelle falan bir çizim yapardım (epey şatafatlı bir tekne yaptığımı hatırlıyorum) ve sonra da milimetre kağıdındaki koordinatları tespit ederek defterde BASIC komutlarıyla bu çizimi bilgisayara yaptıracak programı yazmaya girişiyordum. Vakit bulunca da Can’ın evine giderek onlarca, hatta yüzlerce Line, Circle gibi komutları içeren bu satırları oturur yazardık. Sonra diğer bir arkadaşımın Commodore’u ile ilgilenmeye başladık; oturup saatlerce Commodore dergisiyle beraber verilen program döküm eklerindeki heksadesimal olarak sunulmuş bilgisayara girerdik. Bugünün gözüyle baktığımda bunun kadar deli bir işlem hatırlamıyorum; düşünsenize, bir program veriyorsunuz, ama bunun her byte’ını dergi ekinde print ederek okuyucuların girmesini bekliyorsunuz. Dergiyle ilgilenen pek çok kişinin bunu yaptığını ve bu şekilde aynı programları byte’ı byte’ına yazdığını bilmek bana Commodore dergisinin ciddi bir sadizm unsuru barındırdığını düşündürüyor. Sonuçta Commodore için bir program ya da daha da iyisi on program vermek sadece bir kasedin çoğaltılması demek. Hatta bunun için özel cihazlara da gerek yok; çift kaset çalarlı bir müzik setiyle bile bu gerçekleştirilebilirdi. Hatta o programlar için ek para isteseler, eminim pek çok kişi dergiye bunun için ek bir ödemede bulunurdu. Ama sanırım benim gibi ‘obsesif’ insanlarda bu kodların nasıl olup da bir takım işler yaptığını düşündüremezdi. Haliyle bu merak, dizginlenmeyince giderek de büyüyen bir açlığa dönüştü. Öğrenmek istiyordum, ama kaynak yoktu…
İlk göz ağrım Amiga’ma kavuştuğumda monitörüm de olmadığı için 67 ekran bir televizyon karşısında, herkesin yatmasını beklediğim günlerim başladı. Vampirlik yaşantım da burada başladı denebilir. Zamanla oyun takası sayesinde insanlar tanımaya, farklı programlar edinmeye başladım. Bu insanlarla zamanla bilgisayarlarla sadece oyun oynanmadığı, oyun dışında da yaratımların yapılabildiğini görüp buna ilgi duyacaktık. Oyunların başında yer alan introlar, demolar giderek odağımızhaline gelmeye, her gece oturup bilgisayar başında yeni çıkan demolarda kayan yazılarda neler yazıldığını okumaya başlayacaktık. Yazılanların bir kısmı, o demoyu yazanların tanıdıklarına selamları, geyik muhabbetleri vs oluyordu. Bazısında da bir posta kutusundan ibaret olan bir yazışma adresi oluyordu. Cesaret edip bunlara yazmaya başlayınca, aslında filizlenmekte olan bir camianın, bir topluluğun olduğunu gördük. Yaptıkları en önemli şey, oyun ya da ticari amaç dışında, dijital bir sanat yolunda çeşitli programlar -demolar, introlar, dergiler- yazmak idi. Bu demoların çevresinde bir topluluk oluşmuş ve tüm dünyada meraklıları olmuştu. Bunu takip etmeye başlayınca giderek belirgin ortaya çıkan isimleri görmeye başlıyorsunuz. Hepsinde de bir beraberlik bir grup ruhu oluyordu… Gruplarının değişik isimleri oluyordu, Bamiga Sector One gibi, Future Crew gibi, Tristar gibi… Birbirleriyle demo programlayarak yarışan bu camia, çoğu aynı yaşlarda insanlardan oluşuyordu. İstanbul’da iletişimde olduğum insanlar vardı, bu konulara ilgi duyanlar… Bana da Zombie Boys’dan Tunç Dindaş gruba katılmayı teklif ettiğinde hayatımın ne yönde gideceğini tahmin etmiyordum; sadece eğlence için bile olsa bu ortamla ilgilenmek tek ilgim olmuştu.
Tunç Dindaş (Turbo), Ömer Sinan Polat (Move), Hüseyin Yeşilbaş (Ghost), Uğur Özyılmazel (Vigo) gibi arkadaşlarla giderek güçlenen bir ekip oluşmaya başlamıştı. Merkez üssümüz Mecidiyeköy’de Aytaç Bilgisayar’dı; sahibi Aytaç Bey bize göz yumuyor, karşılığında bize gelen yeni oyunlara sahip olabiliyordu. Tabii Ömer Sinan Polat’ın da orada çalışıyor olması ve şehrin farklı yerlerinde yaşayan bizlerin de ortak noktasının Mecidiyeköy olması bunda önemli bir etkendi. Zombie Boys olarak türkçe birtakım demolar yazmaya, bunları disketlerle yurtdışına göndermeye ve ordan karşılığında gelen yeni disketlerle takas ederek güncel olanı takip etmeye, yavaş yavaş da oradaki gruplarla yarışmaya başlamıştık. Zamanla Zombie Boys grubu, çeperlerini aşan, avrupa’da tanınmaya başlanan bir grup olmuştu. Benim yazışmalarda kullandığım Şişli postanesinde posta kutum, tıka basa disketler içeren zarflarla doluyordu; almanca ve ingilizce bilmenin avantajını kullanarak epey yazışmalar yapabiliyordum. Ömer ile arkadaşlığımız ve benim özellikle almanca dergileri okumam sayesinde assembler’da ilk temel demoların yazılması gerçekleşti. Arşivimde hala o döneme ait tek tük dergiler ve özellikle de kod yazarken hiç yanımdan ayırmadığım 4 sayfalık bir referans listesi vardı. Dergiler sayesinde öğrendiğim çat pat kodlarla Ömer’in analitik yaklaşımıyla Amiga’nın assembler’ını kısa sürede kurcalaya kurcalaya çözdük. Benim takas konusunda daha yoğun olmam, onun da bilgisayar işinde programcı olarak çalışıyor olması biraz da yollarımızı çizdi. O daha yoğun bir şekilde assembler geliştirmeye adadı kendisini, ben de Tunç gibi grubun yazışmalarına, disket takaslarına ve yabancı gruplarla arkadaşlık etmeye yöneldik.
Takaslar sayesinde gelen oyunları dükkanlara dağıtarak harçlığımızı çıkarıyor, üzerine de keyifle vakit geçirecek bir miktar da kalıyordu. Hem eğlenmek, hem para kazanmak, hem de ortak hobimizle ilgilenerek üretim yapmaktı bu. Türkçe kayan yazılar yüzünden yeni Commodore fuarlarında artık grubun yaptıkları genç-yaşlı pek çok kişi tarafında takip ediliyor, Zombie Boys’danım dediğnizde size farklı bir gözle bakılıyordu. Çünkü Türkiye’ye giren oyunların çoğunun başında ZB demoları, introları bulunuyordu. Zamanla bizim gibi Amiga meraklısı başkaları da oldu, onlar da grup kurarak oyun getirmeye ve bizle yarışmaya başladılar, Metro Boys, Angels bunlardan aklımda kalanlar; eminim ara ara yaptığımız o dönemi anımsayan muhabbetlerde diğerleri de ortaya çıkar…
Zamanla ZB, fazla büyük olmaya başladı; bunda Tunç’un önemli rolü var. Gruba katılmak isteyen, birşeyler de katabileceği düşünülen pek çok kişi gruba eklendi. Zombie Boys’un son toplantısı olan Taksim (ilk) McDonalds’da yapılan toplantıya epey kalabalık bir grubun geldiğini hatırlıyorum. Ondan sonra da ZB zaten benim çok da aktif olmadığım Bronx grubuna dönüştü. Bronx’un da ilk zamanlarında olduktan sonra kendimi Güzel Sanatlar okumaya adadım; bunun için elektronik gibi bir bölümden güzel sanatlara yönlenmem gerekiyordu. Bu hazırlık, 3.5 sene çeşitli kurslardan geçmeme sebep oldu, ama sonunda Marmara Üniversitesi’nde Grafik Bölümü’nü kazandım. Hazırlık aşamasında tek düşündüğüm günün birinde bilgisayar bilgimi tasarım eğitimimle birleştirebilmek ve dijital medyada kendime yer açmaktı.
Bu zaman akışında unuttuğum, bölük pörçük hatırladığım pek çok anı, pek çok olay olmuştur. Ama amacım, net bir tarih dökümü yapmak olmadı zaten.
Bugün de yaptığım bundan farklı değil; hem program yazarak, hem tasarım yaparak geçimimi sağlıyorum. Kendimi geliştirmeye adayışımımda bir gram bile eksilmedi; hala sürekli daha yenisi, daha iyisine meraklıyım. Zaten bunun için de sitemin adı obsesif…
April 17th, 2007 at 12:45 pm
Böyle yazıları okumak benim için hep zevk olmuştur ve hep de olacaktır. Köklerimize saygı, sevgi diyorum…
April 17th, 2007 at 3:53 pm
April 17th, 2007 at 11:41 pm
güzel bir hikayeniz var. ben bilgisayarla sizden çook sonra tanışmıştım; tanışsaydım da sizin kadar başarılı olamazdım heralde. obsesif kalın ^_^
May 30th, 2007 at 4:03 am
mükemmel olmalı harika ötesi bi geçmiş bence
June 8th, 2007 at 3:53 pm
O eski bilgisayarlı günleri özlemediğim bir tek günüm bile yok. Hele o sizin ilk gördüğüm Baldırdan kesik arkadan görünüm kot pantolon ve fondaki şarkı; ‘boys boys boys’. İyi ki vardınız, iyiki varsınız.
July 7th, 2007 at 1:02 am
dostum bu yorumu yayınlamana gerek yok sadece senden bir isteğim var yani iletişim için yazıyorum bunu.yeni bir blog açtık webmaster bloğu.senin bloğundaa bulunan yazıları orda da görmek isteriz.özellikle programlama dilleri konusunda yazılar gerekiyor.bir kaç programcı yazıyor şuan bizimle ama yeterli değil.eğer yazmak istersen http://www.wm-tr.com adresinde yazabilirsin.hesap almak için bana mail atman yeterli.yazmak için zamanın olmadığını düşünüyorum çünkü burda da yazmıyorsun sanırım.ama paylaşmak istersen yazılarını bize izin vermen yeterli biz senin adına bir hesap alıp yazabiliriz.mstgngr@gmail.com umarım yardımcı olursun iyi çalışmalar